Anlatılan yürüyordum… Ben, Kleopatra’nın bacaklarındaki doğmamış çocuğum.
Yakama düşen ince kir karaltısıyla enseme selam çakan ceketimin sağ omzundan görünen şehir barındırdığı tüm gürültüyle fezaya yükselirken, köpek seslerinin doldurduğu aşkları yazan şairler intihar iplerini kalemlerinin arkasına asarak sayfalara cümle örüyorlardı. Gömleğimin cebine kendini bırakan mürekkep yüreğime akalı… Yürüyordum. Anlattıkları…
Bileğimin hemen arka tarafından yukarıya doğru gerilen soleus, onun tam karşısında destekleyip beni ayakta tutan, en son yorulacak tibialis antrior tetikliyor kendisini bir adım daha kat ettikçe. On dakika önce ağrımaya başlayan, ayak baş parmağıma yön veren adductor hallicus kasım, biraz serinlemek istiyordu. Onun yerine ardiyeye gidip matkabı almaya karar verdim. Çantasından intizamlıca çıkardıktan sonra ucuna taktığım beş numara deliciyi sol kulağıma doğru yaklaştırdım. Esnasında her iki kulağıma Erbarme Dich doluyordu. Sol kulak zarıma kadar gelen matkap ucu artık beynime kadar ulaşmış, tüm bilgi havuzumu delmişti. Boynumdan aşağı dökülen tüm bildiklerimi avucuma doldurup fotoğrafını çektim. Anneme gönderdim. Kırmızıyı severdi.
Kırk beş saat sonra kendime geldiğimde kafamın güzelliğinin farkında olan doktor, ki ben o’na hikkoroijilobanbilamana diyorum, narkozu kesmiş bir dahaki sefere bileklerini kesmeye ne dersin diye soruyor, bir yandan da karşı masada oturan sevgilimin bacaklarına bakıyordu. Biliyordum, sevişeceklerdi fakat bunu benim karşımda yapmamaları, eğer yaparlarsa önceden canım sıkıldıkça başka doktorlara yaptığım gibi gözbebeklerini sökerek sokak kedilerine takacağımı söyledim. Ne kadar söylediysem de fayda etmedi. Sevişmek gibi şeyler yaptılar. Onları izledikçe sancılarım arttı, midem bulandı. Çünkü sadece seks ediyorlardı. On yıllık eşi olduğunu taburcu olduğum sırada bankta oturmuş, kendisini dünyanın en acılı insanı sanan, oysa ki tüm ailesini trafik kazasında kaybetmiş, aslında asıl acılardan şimdi kurtulduğundan habersiz, otuz beş yaşında bir banka memurundan öğrendim.
Yorulmuştum. hipkoroijilobanbilamana beni kandırmıştı. daha doğrusu üç yıldır sevgilim olan, adını önemsemediğim o kadın bana ihanet etmiş, gitmiş başkasıyla evlenmişti.
Yanık insan kokuları gelen ve hala daha birilerinin ‘’ ne olur yardım etmeyin, burada çok mutluyuz’’ çığlıklarına kırmızı kamyonlar yetişmeye uğraşıyordu. Güldüm. Mutluydum. Ara sokakta çöp tenekeleri yanıyordu. Beş- on yaşlarındaki ihtiyarlar deli gibi eğleniyorlar, yakaladıkları farelerin derilerini yüzerek yanan tenekelerin içine atıyorlardı. Gelen kırmızı kamyonların adamlarından kostümlerini çalmış ve yarısına kadar giymiş yedi yaşlarında yüzü kırışık insanlara benzeyen biri, elindeki ses kayıt cihazıyla bağıran farelerin sesini kaydediyordu. Bu aralar bu moda olsa gerekti; şehrin operalarında keman seslerinin arasında verilen her türlü canlının çığlığı, bağırsaklarını tırnaklarıyla söken adamlar, kulaklarını koparıp sevgilisine yediren pek de cesur olmayan kadınlar gibi müzik dolu görüntülere sahne oluyor, operalar, tiyatrolar gerçek değerini buluyordu.
Bunları gördükçe iskeletimi çıkarıp kemik çorbası yapmak istiyordum. Herkes yolunu bulmuştu. Küçük beyinciğimin hemen üstünde konuşlanan hafıza koridorumun mini bir hücresine, zamanında kedim aç kaldığı için karaciğerimden biraz parça vermek zorunda kaldığım düştü. Ciğerimin geri kalanını satıp başka bir kedi almak, biraz besledikten sonra yemek ve karnımı doyurmayı akıl etsem de artık iç organlar ollo(para) etmiyordu. Herkes ciğersizdi. Herkes organlarını satmıştı;
YokSa bu koca şehir, bu kadar kalpsİz ucubeyle yaşayabilecek hale geLemezdi.
Soluk soluğa koşuyordum. Birilerinden kaçıyordum. Evinden başka hiçbir yerde hiç kimseden kaçmayan ben, bu defa parkeleri çalınıp zamanında saçma sapan devlet binaları gibi şeylere harcanmış, mis gibi ölü ve dişi canlıların kokularının yayıldığı kaldırımların üstünden etrafıma bakmadan koşuyordum. Gökyüzü mordu. Sadece yukarıya bakarak koşuyordum ki sol kulağım yine nüksetti. Kuyruk sokumuma kadar gelen bilgilerim manevra yaparak kasıklarıma doğru ilerlerken, harika bir çınlamayla yere yığıldım. Son gördüğüm, gökyüzünde tanrı dedikleri şeyin bacakları iyi yana ayrılmış ve tam üstüme doğan çocuklarıydı… Ellerimi uzattım, labina minörünü neşterle kestim ve ağzımı evren kadar açarak çocuklarını direkt bağırsaklarıma indirdim:
yer titriyordu. üç katlı bir ev olduğunu dışarıya çıktığımda anladığım, her odasından çığlıklar basılan yerde beynimin sol lobunu çalıştırmaya uğraşırken sağ tarafımda birbirlerine organlarını sokmuş ve ritmik, iğrenç hareketler yapan iki çift insan vardı. Yattığım yerde bedenimi sağ tarafa çevirdiğimde, daha doğrusu çeviremediğimde, büyük ihtimal beni buraya getirdikleri için bir omuriliğimi almış ve ogtravelebil dedikleri oyunda kullanmışlardı. Yetmiş yaşlarında bir çocuk yatak gibi bir şeyin üstüne oturmuş, pantolonunu yarıya kadar indirmiş ve makasla kasıklarının ortasındaki çıkıntının etrafındaki kılları kesip evlatlarına yediriyordu. Aç hissediyordum. Açtım. Şaşırsaydılar öldürmek kolay olacaktı fakat yüzüme bakıp akşam yemeklerini yemeye devam ettiler. Birilerini öldürmeye halimde yoktu. Ayağa kalktım. Saçımı bir kadın eli kavradı. Kadın eli olduğunu daha saçıma uzanmadan anlamıştım. “dur bakalım nereye gidiyorsun, daha beni öpeceksin“ dedi. “öpmek“ dedim. “evet, öpeceksin. senin dudağınla benim dudağım birbiriyle hareket edecek ve sonra keyif alacağız.“ neden diye sordum. “ nedeni yok, sadece hoşuma gidiyor “ dedi. “ senin hoşuna gidiyor diye yapmamız gerekiyor mu “ diye alttan alta bir soruyla gözlerine baktım. Gözlerine tekrar baktım. Gözlerine gerçekten baktım. “ hayır, gerekmiyor“ dedi. İşte buna delirmiştim! Bana hayır diyemezdi. Ben bir şey istediysem eğer, bunu istemediğim halde söylediysem, soru olarak sorduysam bile bana kimse hayır diyemezdi! Çenesinin altından tutarak kafasını yatağını köşesine vurdum. Biraz sersemledi. Yatağın üstüne çıkardım. Bütün bedenini soydum. “seni öpmemi mi istiyorsun“ dedim. “ söylesene ha! o dudağına dudağımı değdirmemi mi istiyorsun!” diye sesimi yükselterek söylendim. “ hayır, artık istemiyorum, seninle yapmak istemiyorum “ dedi. Hala anlayamıyordu. İstemiyor olsam bile sorduğum soruda benim isteğime dair ret aldıysam eğer kesinlikle affetmezdim. Anlaması için elbiselerini giydirdim ve tekrar soydum, yüz üstü yatırdım, ayak parmaklarından tuttum ve boğazını kavrayarak, biraz zorlasa da boynuyla ayak parmaklarını bir araya getirene kadar birleştirdim ve belini kırdım:
sağ kirpiğimin ortadan on üçüncüsünün burnumun kenarına intiharı, herkesi ayağa kaldırmıştı. Kapımı tokmaklayan şişman el, canımı almak için ritmik şekilde üç üçlük tıklatılıyordu. Bu kuraldır, eğer öldürülmeniz gerekiyorsa kapınız üç üçlük olarak tıklatılır. Doğruldum. Gece birilerini öldürmüş olmam gerekiyor ki üstümde dört çeşit kan grubu vardı. Renklerinden ayırabiliyordum ve neşterim hala masanın üstündeydi. Burası daha önceden geldiğim bir odaya benziyor. Mutfağında kimyasal ve teknolojik atıklara meydana gelmiş çeşit çeşit sıcak kanlı böcekler kendi aralarında propaganda yapıyorlardı. Sanırım asker, devlet, lider, ideoloji gibi tümceler üretmekle meşguldüler. Bu keyfimi bozamazdım. keyif benimdi sonuçta. Yıllardır bir an için içmek adına, içiminin nasıl olduğunu bilmediğim, kâğıda sarılmış ot gibi adına sigara denilen nesnenin ucunu yaktım ve üstlerine üfledim. Mutlu olmuşlardı.
Mutlu olmalarına canım sıkıldı. Birilerinin benden habersiz mutlu olması canımı sıkardı. Bu sebeple yataktan kalkmadan yatağı camdan aşağıya attım. Sağ duvarda asılı tahtaların içinde birçok çeşit saçma sapan kitap denilen zıvırtılar vardı. Hava serindi. O halde odayı ateşe vermem gerekiyordu. Ondan önce son bir defa camdan dışarıya bakmak istedim. Havanın serin olduğunu kesinleştirmem gerekiyordu. Kafamı camdan dışarıya uzattığımda yıllardır kazıtarak yaşadığım kafamın üstüne damlalar düştü. Odayı ateşe vermeliydim.
Kapı hala ritmik halde çalınıyor, kirpiğim burnumun sağ yanında can çekişiyordu. Üç adım atarak kapıya gittim, kilitleri açtım. Yüzüme baktı: “ ne yapmak istiyorsun? “ dedi. “ hiç “dedim. ‘’ böyle bir hakkı sana kim verdi ’’ diye sözde benim düşüncelerimi çalacaktı. Düşünce hırsızlığı iyi ollo ediyordu. Eğer birinin fikrini alıp bir başkasına söylerseniz, avuç dolusu ollo alabilirdiniz. ‘’ kendim alacağım hakları, kimsenin vermesini beklemeden alırım.’’ dedim. Anlayamadığım ve anlamadığım bir sebepten ötürü kendi gırtlağını kesti.
Karşımda üç ilasul (saniye) kadar düşmeden durduktan sonra yere orkestra şefi gibi yığıldı. Karnım acıkmıştı. Saçlarım uzamıştı. Kirpiklerim gözlerimle savaşa tutuşmuştu. Tüm bunları dindirebilmek adına kafasını kopardım, ciğerini açtım ve gözleri dışarıya bakacak şekilde akciğerlerinin arasına, midesinin hemen üstüne kafasını koydum. Başka bir kapıda bu defa cılız bir el dört ikilik ritimle, araya iki nefes bırakarak ve her dört ikiliğin sonundaki son vuruşta hızlı alt vurguyla tıklatmaya devam ediyordu… Yürüyordum. Anlattıkları:
‘’ aslında bu cümle bir aforizma olacaktı.’’ tam olarak böyle yazmaktaydı yorulup karşısında oturduğum duvarın üstünde. Hangi sebepten şu an buradaydım bilmek umurumda olmadığı gibi, tüm kendi kendime konuşmalarıma mantık uyarlamaları yapıyordum. İç hesaplaşmamda kaybettim cepheler için cephane gerektiği vakit teorilerdeki bilimsel süreçleri takip edecek söylemler geliştirir ve bu gelişmeler sonucunda cümlelerimi meydana çıkarırdım; umarsızlığın dibine çökmüş tortuları oynatan balıkların yüzgeciyle sallanan dalgaların işlediği rüzgarın ulaştığı yere değen toz zerrelerinin koptuğu kaya parçalarının özgürlüğünü ilan ettiği dağın zirvesi ve yine, denizlerin ortasındaki adaların da aslında bir dağın zirve noktası olduğunu anlatıyordum… Gökyüzü mordu. Bu gün her nereye baksam, bir sonraki baktığım şey onun rengini alıyordu. Akıl yürütünce her şeyin aynı renkte olması gereken bu süreçte, siyah görünen bir cümleyi okuduktan sonra mavi olan bir başka cümleyi de siyah görmek oldukça eğlenceliydi. Aynı eğlenceyi yakalamış kedi bacak bacak üstüne atmış, güneşin değdiğince öldüren ışıklarından kurtulabilmek adına bir harfe kurulmuş salıncakta sallanıyordu. ‘’ buralarda gezme ‘’ diye seslendi, hafif tehdit hafif sevecen bir tavırla. ‘’ ben yürüyordum sadece ‘’ dedim. ‘’ yürüme ‘’ dedi. Aldırmadım. Yorgundum ve bir kedinin dişlerini söküp sağ arka ayağına çakmak istemiyordum. İstemediğim hiçbir şeyi yapmıyordum.
Aiğloba ( ay ) iki tepenin arkasından kurtulup gecenin haberini uzaklaştığım diyarlara haber salmak üzereydi. Elimi uzatacağım kadar yakınımda birikmiş suyu avucumun içine doldurarak burnumdan içtim. Attığım her adımda çıkan sesler sağ kulağımdan giriyor, iltihap sebebiyle sol kulağımdan çıkamıyordu. Beş on mil sallandıktan sonra çarpık bir evin perdesinin arkasındaki gölge hareketleri dikkatimi çekti. Yerden aldığım demirle evin kapısına dayandım. Kapının zili yoktu. Tokmağı yoktu. Gri bir kapıydı. Evin tüm duvarları dökülmüş ve pisliğe bulanmış olmasına rağmen kapı tertemizdi. Bir ikilik tıklattım. Bu, ben geldim, eğer kapıyı açmazsanız kıracağım manasına geliyordu. Kapı açan gençten bir çocuk, ‘’ var olma evine hoş geldiniz efendim ‘’ dedi. Uzun zamandır efendim kelimesini duymadığım için bu hoşuma gitmişti. Uzun zaman sonra ilk defa sebepsizce çaresiz olduğumu hissettim. Beni bir masaya buyur etti. Oturduk. Boğazını temizledi ve konuşmaya başladı:
- evet, neleriniz kaldı? işlemleri biraz hızlandıralım.
- neleriniz kaldı?
- his, duygu gibi şeylerden diyorum. bu ev bunları satın alındığı satıldığı evdir.
- kaç ollo ediyor duygular?
- var olduğu kadar, efendim.
- sevgi ne kadar mesela? açık konuş benimle, eğer ölmek istemiyorsan.
- dilerseniz önce nefretinizi satın alabiliriz, oldukça kazandıracak gibi duruyor.
- tamam, nasıl alacaksınız, satıyorum. benim nefretimi alıp ne yapacaksanız artık. alın hadi.
- artık nefretiniz bizimle.
- bir şey yapmadınız ama?
- yaptık efendim. lütfen satmak istediğiniz tüm duygu ve hislerinizi söyleyiniz.
- iyi o zaman. bu iş çok kazandıracak bana. sevgimi de satıyorum.
- alındı efendim. 100 ollo yazıyorum ona da.
- güzel. şimdi de acılarımı satmak istiyorum.
- acılarınızı satın alamayız efendim. acı duyma hissinizi satın alabiliriz sadece.
- iyi işte her neyse, onu da satıyorum.
- aldık efendim ve bu seferlik alış verişimiz bitti.
Alış verişin neden bittiğini sormamıştım. Eğer zorlarsam bu enayilerin saçmalıklarından kazanacağım ollodan olabilirdim diye düşündüm ve kapıya yöneldim. Biraz dalga geçmek istedim bu kafayı kırmışlarla:
- bana siz de sevginizi satın hadi, ollomun yarısını vereyim.
- sizi size satamam efendimiz, dedi. ve kapıyı suratıma kapattı…
Burnuyla aynı hizada ortası ayrılmış, boynunun etrafından yarım metre kadar dışarıya taşmış yakasının altında simsiyah uzun elbisesiyle karşımda oturan adam, gözlerini dakikalarca kırpmadan bana baktı. Elleri birbirine kenetlenmiş, parmakları en az yarım saat kadar toprak deşmiş, alın çizgileri derin derin birbirine çapraz halde, kaşlarının bittiği yere tünemiş çukurluklar aylardır birkaç konuda düşüncelerinin netleşemediği anlatmaktaydı. Kulaklarının hizasından burun kemerine kadar hiçbir mimik yapmamak için çevrilmiş alüminyum demirin vidalama yerleri pas tutmuş, şakaklarına monte edilmiş yerleri iltihap bağlamış, elmacık kemiklerine binen yer kuvveti ise yanaklarını aşağıya düşürmüştü. Kenetlenmiş ellerini hareket ettirip yanıma doğru yürümeye başladı. Şaşkınlığımı gizlemek için uğraşmıyordum. Akil ve var olmamış enerjimi sağlamam için gücümü kullanmam şarttı. Yanıma oturdu ve sessizliğe büründü. Sol ayağının dirseği sağ ayak dirseğime değdi. Etkileşim gerçekleştiği için aktarımı zorlayarak da yapacak olsam gerçekleştirmem gerekiyordu. Başının üst tarafına odaklandım. Tüm dikkatimi püfleyerek beynini soyut varlığını gözlerimle görebiliyordum. Ne olup bittiğinden habersiz biçimde yanımda öylece oturuyor, karşımızda kendini yenileyen boşluğu izliyordu. Aktarımı tamamlamam için biraz daha odaklanıp, kısa bir süre iç sesimi var eden kişiyi bayıltmam gerektiğinden cebimden çıkardığım altı iplamulüyü boğazımdan aşağıya yuvarladım. İçimdeki ben’in biraz ölmesini bekledikten sonra kalan aktarımı tamamlayarak tüm beyin işlevlerini kendi beynimle birleştirmiştim. Artık enerjim yüksek, algılarım daha netti. Nerede olduğumu bulabilmem için tahmin edebildiğim kadarıyla yirmi- otuz yaşanmışlık perdesi kadar geriye gitmem gerekiyordu. Gökyüzünde bulutların gezeceği yerlerde açılıp kapanan fermuarlar vardı. Çıkardığı sesler yıldırım düşmesinden sonra sağ kulak zarımı zorlamaktaydı…
Kolumu ağır ağır kaldırıp gözlerimi açamadan değebildiğim en yakındaki nesneye uzanmaya çalıştım. Nem ve rutubetten yeşil tortuların biriktiği, tavanında samsa sülalesinin kahvaltı için toplandığı, ciğerlerime dolan temiz havadan ötürü büyük ihtimal yüksek bir dağın yamacına kurulmuş, kıvrandığımda rahat hareket edebildiğimden anladığım kadarıyla çok fazla toz tabakasının üst üste bindiği tabanı olan bir sınıf denilen yerde gözlerimi açmaya çalışıyordum. Bacaklarım hareket ettiremeyecek kadar çok ağrılarla baş başayken, damarlarımda gezen kan, vücudumun bütün kıvrımlarında isyan ediyordu. Kollarımla arkama yaslanarak boynumu oynatamadan yavaşça doğrulmaya çalıştım. Bacaklarımı oynatmamın imkanı gerçekten yoktu fakat gitmeliydim. Daha çok gitmeliydim. hep gitmeliydim.
Diğer köşede bir köpek uyuyordu. Bedeninin çeşitli yerlerinde tüyleri dökülmüş, korkarak uyuduğu kuyruğunu arka ayaklarının arasına aldığından belli haldeydi. Tüyleri dökülmüş korkak köpek ve ben; iki sokak köpeği aynı yerde meydana gelmiştik. Ya saldırırsa diye kendimi toparlamaya çalıştım. Gitmeliydim. Daha çok gitmeliydim. Hep gitmeliydim.
Bacaklarımın üstüne bindiğimde son olarak yürüyüp buraya ulaştığım yerde duyduklarım sebebiyle tüm olanların iç içe geçmiş olduğunun ve daha nizamı yürümem gerektiğinin bilincine varmak beni kahrediyordu. Geçtiğimiz gece en az otuz canlıyı öldürmüş olmalıydım. Üstümde sayamayacağım kadar çok kan çeşidini tadarak yaptığım dna sonuçları, gerçeklerle bir kez daha yüzleşmemi gerektirir halde dilimi zonklatıyordu.
Günler geçtikçe elmacık kemiğim aşağıya doğru kaymakta, glabellar’larım her gün biraz daha derinleşirken, nazolabiallerim belirginleşmekte, göz izama yanaşan rhytdosislerim ince ince ben de buradayım demeye başlıyordu. Yaşlılık sadece yüzüme vuruyordu, görünen. Derim ayaklarım altında birikse de bırakamazdım, aklımda yankılanan karınca çığlıklarıyla yoluma devam edecektim:
Onlar, tüm insanlar düşleyecek ve ben, ömrüm boyunca kurulmuş ya da kurulacak tüm hayallerde yaşayacaktım…
1
Beğen
Show/hide
Fill this space with really interesting content.
hide